ארכיון חודשי: אוגוסט 2016

Veronika Ölmek İstiyor

Veronika-Olmek-Istiyor.jpg

İşte, ben size yılanları… ayak altına almak için hâkimiyet verdim ve hiçbir şey size zarar vermeyecektir.

Yeni Ahit, Luka

Bap 10:19

11 Kasım 1997 günü Veronika kendini öldürme zamanının -sonunda!- geldiğine karar verdi.Bir manastırda kiraladığı odasını dikkatlice temizledi, kaloriferi kapattı, dişlerini fırçaladı ve yatakıNa uzandı.

Dört kutu uyku ilacını başucu sehpasının üstünden aldı.Bunları ezip suya karıştırarak içmektense birer birer yutmaya karar vermişti; çünkü niyetle hareket arasında her zaman bir kopukluk vardır.O, yarı yoldan dönmek özgürlüğüne sahip olmak istiyordu.Gene de,yuttuğu her hapla birlikte,kararının daha da kesinleştiğini hissediyordu.Beş dakika sonra kutular boşalmıştı.

Bilincinin ne kadar sürede kaybolacağını kestiremediğinden yatakının üstüne fransızca homme dergisinin çalıştığı kütüphaneye daha yeni gelmiş olan son sayısını koymuştu.Bilgisayar bilimine özel bir ilgisi yoktu, ama dergiyi karıştırırken bir bilgisayar oyunu hakkında bir makale gördü.Oyunun yaratıcısı Paulo Coelho adlı brezilyalı bir yazardı ve bu yazarla Grand Union Oteli'nin kafesinde bir konferansta tanışmıştı.Kısacık konuşmuşlar.Sonunda yazarın yayıncısı tarafından, onlarla birlikte akşam yemeğine gelmesi önerilmişti.Ama yemekte daha pek çok kişi vardı,herhangi bir konuda derinlemesine konuşma fırsatı olmamıştı.

Gene de yazarla tanışmış olması, onu kendi yaşamının bir parçası saymasına yol açtığından,adamın çalışmasıyla ilgili bir makaleyi okumanın vaktin geçmesini sağlayacağını düşündü.Tam da ölümü beklediği sırada kendisini hiç mi hiç ilgilendirmeyen bilgisayar bilimi konusunda bir yazı okumaya başladı Veronika.Bu,ömrü boyunca yaptığı şeylere uygundu aslında; hep en kolay seçeneği, el altında ne varsa onu yeğlemişti.İşte bu dergi gibi örneğin.

Ama şaşırtıcı bir şey oldu, yazının ilk satırı onun doğal edilginliğini sarstı(uyuşturucular daha midesinde erimemişlerdi bile, ama Veronika doğuştan edilgindi) ve ömründe ilk kez şu günlerde tanıdıkları arasında pek moda olan bir sözün doğru olup olmadığını düşündü:'Bu dünyada hiç bir şey rastlantı sonucu meydana gelmez.'

Tam da ölmeye başladığı anda nereden çıkmıştı bu ilk satır?Kendisine yönelik gizli mesaj mıydı bu, yani,basit rastlantılar yerine gizli mesajlar vardıysa eğer?

Bilgisayar oyununun resminin hemen altındaki yazısına şu sözlerle başlamıştı gazeteci:

'Slovenya nerededir?'

'Bu kadar olur yani,' diye düşündü,'Slovenya'nın nerede olduğunu hiç bilmiyor.'

Oysa Slovenya diye bir yer vardı işte;dışarıdaydı,içerideydi,çevresindeki dağlarda, şu anda baktığı meydandaydı;Slovenya onun ülkesiydi.

Lyubliyana'da bulunan az sayıdaki yüksek binalardan birinin tepesinden atabilirdi kendini tabii,ama onca yükseklikten düşmesinin sonucu ana-babasına daha da büyük acılar çektirmeyecek  miydi?Kızlarının öldüğü şokundan kurtulmaya fırsat bulamadan onun paramparça olmuş cesedini görmek, teşhis etmek zorunda kalacaklardı.Hayır hayır, kan kaybından ölmekten daha kötü bir çözümdü bu, çünkü kendisi için herşeyin en iyisini isteyen iki insan üzerinde silinemeyecek izler bırakacaktı.

'Kızlarının ölümüne er geç alışırlardı.Ama paramparça olmuş bir kafatasını unutmak imkansızdı.'

Kendini vurmak, yüksek bir yapıdan atlamak, kendini asmak, bu seçeneklerden hiçbiri onun kadınsı doğasına uymuyordu.Kadınlar kendilerini öldürdüklerinde çok daha romantik yöntemler seçerler -bileklerini kesmek ya da aşırı dozda uyku ilacı almak gibi.Terk edilmiş prensesler ve hollywood yıldızları bunun sayısız örneğini gözler önüne sermişlerdir.

Yaşamın, harekete geçmeden önce doğru ânı beklemekten ibaret olduğunu biliyordu Veronika.Sonunda öyle de oldu.Geceleri bir türlü uyuyamadığına dair yakınmaları sonucu, iki arkadaşı, güçlü bir uyuşturucudan ikişer paket bulup getirdiler ona;kentin gece kulüplerinden birinde çalışan müzisyenler kullanıyormuş bunları.Veronika dört paketi de yatağının başucundaki sehpaya koyup bir hafta elini sürmedi,yaklaşan ölümle flört ederek,insanların yaşam adını verdikleri şeyle -hiçbir duygusallığa yer vermeden- vedasını tamamlamayı bekledi.

İşte o zaman vaktini geçirecek bir yol buldu Veronika,ilaçları alalı on dakika olduğu halde hiçbir bedensel değişim hissetmediğine göre.Yaşamının son edimi şu dergiye bir mektup yazmak, Slovenya'nın eski Yugoslavya'nın bölündüğü beş yeni cumhuriyetten biri olduğunu açıklamak olacaktı.

Bu mektup onun intihar mektubu olacaktı.Ölümün gerçek nedenleri konusunda hiçbir açıklama yapmayacaktı.

Cesedini bulduklarında,bir dergi,ülkesinin yerini bilmeyen bir dergi yüzünden yaşamına son verdiğine inanacaklardı.Gazetelerde yer alacak polemikleri düşünüp güldü: Ülkesinin onuru uğruna canına kıydığı için kimileri ondan yana çıkacak, kimileri de ona karşı tavır alacaktı.Kendi fikrinin de bu kadar çabuk değişebilmesi onu şaşkınlığa uğrattı; daha bir kaç dakika önce şimdikinin tam tersini düşünmüş, dünyanın ve coğrafi sorunların onu hiç mi hiç ilgilendirmediğine inanmamış mıydı?

Mektubu yazdı.O anda yaşadığı keyif, ölmenin gerekliliği konusunda neredeyse yeniden düşünmesine yol açacaktı.Ama hapları almıştı artık,geri dönmek için çok geçti.

Zaten bu gibi keyifli anları hiç yaşamamış da değildi.Sürekli depresyon halinde yaşayan, hüzünlü, nefret dolu biri değildi,kendisini bu yüzden öldürmüyordu ki.Lyubliyana neşe içinde az mı dolaşmıştı güneşli öğle sonlarında? Sonra şairin heykelinin bulunduğu bu küçük meydanı kar yağarken seyretmek de hoştu.Bir seferinde neredeyse bütün bir ay boyunca sanki bulutların üstünde gezmişti,sırf o meydanın ortasında hiç tanımadığı biri ona bir çiçek verdi diye.

Son derece normal bir insan olduğuna inaniyordu.Ölmeye karar vermesinin çok basit iki nedeni vardı, bunları açıklayan bir mektup bırakacak olsa pek çok kişinin pek çok kişinin ona hak vereceğinden hiç kuşkusu yoktu.

Birinci neden:Yaşamındaki her şey hep aynıydı ve bir kez gençliği sona erdi mi hep yokus aşağı gideceği belliydi:Yaşlılık, dönüşü olmayan izler bırakacak,hastalıklarlar birbirini kovalayacak,dostlar birer birer yok olacaktı.Yaşamını sürdürmekle hiçbir şey kazanmayacaktı,tam tersine acı çekme olasılığı hep artacaktı.

İkinci neden hâlâ felsefîydi:Veronika gazete okuyan, televizyon seyreden,dünyada olup bitenlerden haberli biriydi.Her şey yanlıştı ve kendisi herhangi bir şeyi düzeltebilecek durumda değildi – bu, tamamıyla aciz olduğu duygusunu büyütüyordu içinde.

Kısa bir süre sonra ömrünün son yaşantısı gerçekleşecek ve bu ötekilerden çok farklı olacaktı:ölüm. Mektubu bitirip bir kenara koydu,daha acil,o sırada yaşamakta olduğu olayla   (ya da, daha doğrusu, ölümüyle mi demeli?) daha uyumlu konulara yoğunlaştırdı dikkatini.

Ölmenin nasıl bir şey olduğunu hayal etmeye çalıştı,herhangi bir sonuca varamadı.

'Tanrı varsa, ki ben olmadığıNA gerçekten inanıyorum,insan aklının sınırları olduğunu da bilir.Yoksulluğu, haksızlığı,açgözlülüğü,yapayalnızlığı,bütün bu karmaşayı yaratmadı mı?Mutlaka çok iyi işlere girişmiştir bu işe,ama sonuçlar felaket.Tanrı varsa, bu dünyayı erkenden terk etmeyi seçen yaratıklara karşı cömert davranacaktır,hatta bizleri burda vakit harcamaya zorladığı için özür bile dileyebilir.'

Tabuların , boş inançların canı cehenneme! Pek dindar olan annesine soracak olsanız,tanrı'nın,geçmişi,şimdiki zamanı,geleceği bildiğini söyleyecektir.İyi ya,onu bu dünyaya gönderirken,günün birinde intihar edeceğinin de kesinlikle bilincindeydi öyleyse.Dolayısıyla bu intihar,onu şaşkınlığa,şoka uğratmayacaktır.

'Kusarsam ölmem.'

Midesine saplanan sancıları düşünmemek için hızla inen geceye,Bolivyalılara,dükkanlarını kapatıp evlerine gitmeye başlayan insanlara yoğunlaştırmaya çalıştı dikkatini.Kulaklarındaki uğultu gittikçe yükseliyordu,ilaçları aldığından bu yana ilk kez korku duydu,bilinmeze doğru gidişin derin korkusuydu bu.

Çok uzun sürmedi.Biraz sonra bilincini kaybetti.

Gözlerini açtığında Veronika,'Burası cennet olmalı,'diye düşünmedi.Cennette odaları floresan ışıkla aydınlatmazlardı kesinlikle ve de ânında başlayan sancı tipik bir dünya sancısıydı.Ah, bu dünyanın acıları hiçbir şeye benzemez, hemen anlaşılır.

Kıpırdamaya çalıştı,sancısı arttı.Gözlerinin önünde parlak noktalar dolaştı, ama Veronika biliyordu ki bunlar cennetin yıldızları değil,duyduğu derin acının sonucudur.

'Ayılıyor,'diye bir kadın sesi işitti.'Cehennemim tam ortasına düştün,keyfini çıkarmaya bak.'

Hayır, bu gerçek olamazdı, ses onu aldatıyordu.Cehennemde falan değildi,çünkü çok üşüyordu ve ağzından,burnundan bir takım tüplerin çıktığının farkına vardı.Tüplerden biri -boğazına sokulmuş olanı- onda boğuluyormuş duygusu uyandırıyordu.

Bunu çekip çıkarmaya davrandı, ama kolları kayışlarla bağlanmıştı.

'Şaka yaptım, burası cehennem değil,' diye devam etti ses.'Cehennemden de beter bir yer,gerçi oraya hiç gitmedim ama villet te bulunuyorsunuz.'

Duyduğu acıya ve boğulma hissine karşın neler olduğunu hemen anladı Veronika.Kendini öldürmeye çalışmış, ama biri gelip onu kurtarmış, belkide rahibelerden biriydi bu kişi ya da bir arkadaşı habersiz uğramış,ısmarladığını unuttuğu birşeyi getirmişler belki.Gerçek şu ki,ölmemişti.

'Birkaç ay önce teyzem kendini öldürdü,'diye devam etti kadın sesi.'Neredeyse sekiz yıldır odasından çıkmaya bile korkuyordu;tıkınıp duruyor,şişmanlıyor,sigara içiyor,yatıştırıcı ilaçlar alıp vaktinin çoğunu uyumakla geçiriyordu.İki kızı,kendisini seven bir kocası vardı oysa.'

Veronika başını sesten yana çevirmeye çalıştı,ama başaramadı.

'Onun canlanıp mücadeleye davrandığını bir kez gördüm, o da kocası bir sevgili bulduğunda.O zaman ortalığı ayağa kaldırdı,bir kaç kilo zayıfladı,bir sürü bardak kırdı,haftalar boyu bütün mahallenin uykusunu haram etti bağırıp çağırmasıyla.Komik gelecek ama,bence yaşamının en mutlu dönemiydi o; bir şey için savaşım veriyordu,kendini canlı,yaşadığı zorluklara karşılık verecek güçte hissediyordu.'

'Altüst olmuş durumdasınız,'dedi kadın.'Yaptığınızdan pişman mısınız,yoksa hâlâ ölmek mi istiyorsunuz,bilmiyorum;beni ilgilendirmiyor.Ben işimi yapmak zorundayım.Hasta, ajitasyon durumu gösterirse kurallara göre ona yatıştırıcı iğne yapmam gerek.'

Veronika boğuşmaktan vazgeçti,ama hemşire koluna iğneyi sokmuştu bile.

Hastaneye kapatılış nedeni bugün bile tam olarak anlamlandıramadığı bir şeydi; belki ana-babası onun alışılmışın dışında kalan davranışlarıNA şaşırmışlardı:Kimi kez içine kapanık,kimi kez aşırı hareketliydi,üstelik 'sanatçı' olmak istiyordu ki ailede herkes bunun toplum dışı yaşamaya ve yoksulluk içinde ölmeye götürecek tek yol olduğuNA inanmaktaydı.

Bu konuyu düşündüğünde -ki doğrusuNA bakarsanız çok ender olurdu bu- asıl delinin,hiçbir gerçek dayanak olmaksızın onu tımarhaneye kapatmayı kabul eden hekim olduğu kanısıNA varırdı.(Bütün ailelerde suçu başkalarıNA yükleme eğilimi vardır,dolayısıyla ana-babasının bu korkunç kararı alırken ne yaptıklarını bilmedikleri söylenebilir.)

'Kimse kendini böyle bir nedenden öldürmez.'

Veronika ne kadar uyuduğunu bilmiyordu.Bir ara uyandığını -hâlâ ağzınDAN burnunDAN tüpler fırlar durumda- ve bir sesin şöyle dediğini hatırlıyordu:

'Size mastürbasyon yapmamı ister misiniz?'

'Kollarımdaki kayışları açar mısınız?'

Hemşire başını kaldırdı, sert bir sesle 'Hayır,' dedikten sonra kitabıNA döndü.

Hayattayım, diye düşündü Veronika.Her şey yeniden başlayacak.Bir süre burada kalacağım, derken benim tamamen normal olduğumu anlayıp salıverecekler.

İnsânlâr yardıma meraklı olduklarınDAN -sırf kendilerini olduklarınDAN daha üstün hissetmek için- kütüphanedeki işimi bâNA geri verecekler.Zamanla aynı barlara, gece kulüplerine gitmeye başlayacağım; arkadaşlarımla dünyanın sorunlarınDAN, adeletsizliğinden söz edeceğiz, sinemalara gideceğim,göl kıyısında yürüyüşlere çıkacağım.

Hap almayı akıl ettiğim için herhangi bir sakatlığım yok, hâlâ genç, güzel ve zekiyim,erkek arkadaş bulmakta zorlanmayacağım, hiçbir zaman zorlanmadım zaten.Onlarla kendi evlerinde ya da koruluklarda sevişeceğim, belli ölçüde  zevk alacağım, âmâ orgazm olur olmaz o boşluk duygusu geri gelecek.Konuşacak pek bir lafımız olmayacak ve ikimizde ve ikimizde bunu bileceğiz.Bir ân önce sıvışmak için bahane uydurmâ ânı gelecek-'Geç oldu' ya da 'Yarın erken kalkmam gerekiyor.'- ve birbirimizin gözlerine bakmaktan çekinerek çabucak ayrılacağız.

Ben rahibelerin yanındaki kiralık odama döneceğim, kitap okumaya çalışacağım, TV'yi açıp hep aynı bildik programlara bakacağım,saati kuracağım, ertesi sabah her sabahki aynı saatte çalıp beni uyandırsın,ben de kütüphaneye gidip her gün yaptığım âynı şeyleri mâkine gibi tekrarlayayım diye.Öğlen de tiyatronun karşısındaki parkta her gün oturduğum bankta oturup sandviçimi yiyeceğim, her Allah'ın günü sandviçlerini yemek için hep aynı bankları seçen insânlar göreceğim, hepsinin yüzünde hep aynı boş bakış olâcak,derin bir şeyler düşünüyormuş numarası yapacaklar.

Günün birinde onun hiç durmaDAN aynı sözleri tekrarlamasınDAN bıkıp usanacağım, sırf onu hoşnut etmek için biriyle evlenip o adamı sevmeye zorlayacağım kendimi.İkimiz birlikte bir geleceğimiz olduğu hâyâlini kurmayı başaracağız: kırda bir ev, çocuklar,çocuklarımızın geleceği.İlk iki yıl sık sık sevişeceğiz,ikinci yıl dâhâ az,üçüncü yılDAN sonra heralde âklıNA herhâlde âncâk on beşte bir gelir seks,aklıNA geleni ise ayda bir gerçekleştirir.Daha da beteri, hemen hemen hiç konuşmayacağız.Durumu kabullenmeye çalışacağım, neyim eksik ki,bu âdâm artık benimle ilgilenmiyor,yüzüme bîle bakmıyor,hep arkadaşlarımDAN söz ediyor,sânkî gerçek dünyası onlârmış gibisinden kendi kendimi sorgulayacağım.

Derken,günün birinde,kocam ilk sevgilisini bulacak,ben o hemşirenin teyzesi gibi ortalığı ayağa kaldıracağım belki ya da kendimi öldürmeyi düşüneceğim bir kez daha.Ama o zamaNA dek yaşlanmış,korkaklaşmış olacağım.Bana gereksinme duyan iki-üç çocuğum olacak; her şeyi terk etmeden önce onları büyütüp dünyada bir yer edinmelerine yardımcı olmak zorunluluğunu duyacağım.Kendimi öldüreceğime rezalet çıkaracağım, çocukları alıp gitme tehtidini savuracağım.Her erkek gibi kocam da sinecek,beni sevdiğini,bir daha böyle bir şeyin olmayacağını yeminlê söyleyecek.Onu gerçekten terk edecek olsam âNâ-babamın evinden başka gidecek bir yerîm olmadığını, ömür boyu orada kalıp annemin dırdırını -mutluluk fırsatını elimden kaçırdığımı, her erkeğin böyle kaçamaklar yaptığını, aslında çok iyi bir âdâm olduğunu, çocukların bu ayrılıktan dolayı bunalımlar yaşayacağını- dinlemek zorunda kalacağımı aklıNA bîle getirmeyecek.

'Ve gövdemde sizin gördüğünüz değişikliklerle hîç ilgisi yok olanların.Olân her şey ruhumda oluyor.'

Başlangıçta veronika yanıt vermemeyi düşündü -kafası hâlâ çok karışıktı- ama sorular birbiri ardıNA dizildikçe, unuttuklarını toparlamaya başladı.Bir ârâlık akıl hastanesinde olduğunu ve delilerin uyumlu konuşmak zorunda olmadıklarını hatırladı; ama kendi iyiliği için, hekimlerin kendi iyiliği için, hekimlerin onDAN yânâ olmalarını sağlamak ve durumu hakkında doğru dürüst bir şeyler öğrenmek amacıylâ kafasını zorladı.Adları ve olguları birbiri ardıNA sıralarken yalnızca belleğini değil, kişiliğini de,isteklerini,dünya görüşünü de yeniden kazanıyordu.Daha o sabah katman katman yatıştırıcı ilacın altına gömülü olan intihâr düşüncesi yeniden su yüzünê çıktı.

'Buranın hemşireleri müthiş kültürlü olmalılar,hayatları kitap okumakla geçiyor.'

'Tuvalete gitmek istiyorum,'

'Burası hapisane mi?'

'Hayır,akıl hastanesi.'

'Ben deli değilim ki.'

'Hepsi öyle der.'

'Pekî öyleyse,delîyîm.Ne demek bu?'

'Deli olmak ne demek?'

'Yarın doktora sorarsın.Şimdi yatıp uyumaya bâk,yoksa istesende istemesen de yatıştırıcı iğne vurmak zorundayım.'

'Deli olmanın ne demek olduğunu bilmiyor musun?'

'Adım zedka.YatağıNA gir,hemşire uyuduğunu sandığında,sürünerek buraya gel.'

'Deli olmak ne demek,bilmiyorum,'

'Âmâ deli olmadığımı biliyorum.Başarısız bir intihâr girişimi benimkisi hepsi bu.'

'Kendi dünyasında yaşayan herkes delidir.Şizofrenler,psikopatlar,manyaklar.Yâni, başkâlârınDAN farklı olanlar.'

'Yanî senin gibiler mi?'

'Ertesi sabah, herkes kuyuDAN su çekip içer,hepsi de delirir.'

'Sen baNA hiç deli gibi görünmüyorsun,'

'Deliyim elbette.Gerçi tedavi bitti.çünkü benim sorunum belli bir kimyasal maddenin bünyemde bulunmaması.Öte yanDAN, bu maddeyi içeren ilaçların kronikleşen depresyonumu geçirmesini istemekle birlikte,deliliğim devam etsin istiyorum;yaşamımı başkalarının istediği gibi değil de kendi hayallerime uygun biçimde sürdüreyim,fenâ mı? O dışarıdakiler,villette duvarlarının öte yanındakiler kimler,biliyormusun?'

'Hep aynı kuyunun suyunu içmiş olanlar.'

'Enerjini boşa harcama.'

'Gêne de güneşe çıkmanız gerek.'

'Âsıl delî sizlersiniz.Güneş müneş yok.'

'Ama ışık var, bu dâ hastaları yatıştırmaya yardımcı oluyor.Ne yazık ki bizim kışlarımız uzun sürüyor,sürmeseydi işimiz çok daha kolay olurdu.'

'Soğuk âmâ gêne de şâhâne bir sabah.'

'Tuhaftır, hiç bunun gibi soğuk, bulutlu,kurşunî günlerde azmazdı depresyonum.Sânkî doğâ benimle uyum içindeymiş,ruhumu yansıtıyormuş gibi gelirdi.Güneş açıp dâ çocuklar oyun oynamak için sokaklara çıktıklarında, ne kadar güzel bir gün diye herkes umutlandığında ben kendimi çok kötü hissederdim; benim bir türlü katılamadığım bir coşkunluk gösterisini haksızlık olarak düşünürdüm.'

'Yoo,şimdi olmaz.Şimdi keyfi yerinde.Kendisine zevk veren bir şeyden sırf tanımadığı birine yardım etmek için vazgeçmeyecektir.Ters bir tepki gösterirse bir daha ona yanaşamazsın.'Deliler' ilk izlenimi çok ciddiye alırlar.'

'Hiç, buraDAN geçiyordum.'

Ötekiler bakıştılar ve kafalarıyla bir takım delice hareketler yaptılar.Biri 'BuraDAN geçiyormuş,' dedi bir başkasıNA.O başkası aynı şeyi daha yüksek sesle tekrarladı, çok geçmeden hepsi aynı sözleri bağıra bağıra yinelediler.

'Olacak iş mi yanî, şurada sayılı birkaç günüm kalmış, ilk kez gördüğüm, çok geçmeden hiç görmeyeceğim insanların saçma laflarını önemsiyorum.Kafayı takıp sinirleniyorum, onlara saldırmak, kendimi savunmak istiyorum.Değer mi ? Ne diye boşa vakit harcıyorum?'

Evlenmeyi hayal ettiğinde, kendisini hep lyubliyana banliyölerinden birinde, babasıNA hiç benzemeyen bir adamla birlikte görürdü.Ailesini geçindirecek kadar ED-DAR kazaNAn,şömineli bir evde onunla birlikte yaşamakla, kar kaplı dağları pencereden seyretmekle yetinecek bir adam.

Erkeklere belirli bir miktar zevk vermeyi öğretmişti kendine, ne daha çok, ne daha az, yalnızca gerektiği kadar.Kimseye öfkelenmezdi,çünkü bu, belli bir tepki göstermek,düşmanla savaşmak,kin ve öç gibi hiç beklenmedik sonuçlara varacak durumlarla baş etmek anlamıNA gelecekti.

Hayatta istediği hemen hemen her şeye kavuştuktan sonra, varlığının hiçbir anlama gelmediği sonucuNA varmıştı, çünkü her şey her gün aynıydı.Böylece ölmeye karar vermişti.

'Bir tepki göstermeyecek misin?' diye bağırdı,öyle ki salondaki herkes onu duyabilirdi.'Bir şey yapmayacak mısın?'

'Hayır,'

'Uzun süre başımıza bela olacak değilsin.'

Kardeşlik Çemberi ile aralarında geçen olayDAN sonra, arada bir şöyle düşündüğü oluyordu:'Şu anda seçeneğim olsaydı, her günümün aynı olmasının nedeninin kendim olduğunu daha önceden anlamış olsaydım,belki.'

Ama kendi kendine verdiği yanıt hep aynıydı: 'Belki diye bir şey yok, çünkü hiçbir seçeneğim yok.'Ve iç huzuru geri geliyordu, çünkü her şeyin kararı zaten verilmişti.

'Seyretmek istermisin?'

'Ama bu bir gösteri değil, biliyorsunuz,'

'Kızcağız ölecek.Hayatta hemen hiçbir şey görmemiş.Bırakın bizimle gelsin.'

'Neler olacağını ona söyle,'

'Yoksa korkar.'

'Bu şırınganın içinde bir doz insülin var,'

'Şeker hastalıklarıNA kandaki yüksek glikoza karşı kullanılır.Öte yanDAN, doz normalin çok üstünde tutulursa kandaki glikoz düşüşü bir KOMA yaratır.'

'Şimdi gerçekleşecek olanda bu.Yapay bir komaya girecek.Gözleri donuklaştığında korkmayın,ilacın etkisi altındayken sizi tanımazsa,şaşırmayın.'

'Ama korkunç bir şey bu,insanlık dışı.Hastalar komaya girmek için değil,komaDAN kurtulmak için savaşır.'

'İnsanlar da yaşamak için savaşır, ölmek için değil,'

'Üstelik koma durumu organizmayı dinlendirir; bedeninin işlevleri en âzâ indiğinden var olan gerilimler yok olur.'

'Merak etme,'

'Tamamıyla normalsin sen, baNA anlattığın o kral öyküsü'

'BoşuNA konuşmayın,sizi duyamaz artık.'

'Ne yaptınız!'

'İşimin gereğini.'

'Sakin olun.Akıl hastanesinde olabilirsiniz, ama gêne de uymak zorunda olduğunuz bazı kurallar var.'

'Bu bir suç,'

'Evet, ama hem ucuz, hem de hızlı,'

'Ayrıca, delilerin haklarıyla ilgilenen mi var?Kimse şikayette bulunmayacaktır.'

'İmkansız Aşk'

'Merhaba Veronika.'

'İyi misin?'

'İyiyim.Ne mutlu ki bu tehlikeli tedaviden sağ kurtulabilidim.Zaten bir daha tekrarlanmayacak.'

'Ne biliyorsun? Burada kimse hastaların fikrini sormuyor ki.'

'Nereden bildiğimi söyleyemem,ama biliyorum.Tanıştığımızda saNA ilk sorudğumuz soruyu hatırlıyormusun?'

'Deliliği bilip bilmediğimi sormuştun.'

'Çok doğru,Bu kez saNA öykü anlatmayacağım.Deli olmak, düşüncelerini iletmekten aciz olmakdemek.Sânki yabancı ülkedesin, çevrede olup biten her şeyi görüyor, anlıyorsun, ama istediğini anlatmaktan, dolayısıyla da yardım bulmaktan umutsuzsun,çünkü orda konuşulan dîlî bilmiyor,anlamıyorsun.'

'Hepimiz hissetmişizdir bunu.'

'Hepimiz şu ya da bu biçimde deliyiz zâten.'

'Mâhâllê'

'YâtâğıNA dönsen iyi olur,'

'Cici kızlar düşlerinde melekler ya da sevgililer görür.'

'BaNA çocukmuş gibi davranmayın.Her şeyden korkan zavallı bir deli değiilim ben.Zırdelîyîm,isteriğim kendi hayatıma bîle saygım yok,kaldı kî başkalarınınkîne olsun.Üstelik kötü bir günümdeyim.Âyâ bâktım,âyı gördüm,birileriyle konuşmam gerek.'

'Ne anahtarları?'

'Bilmiyorum.Kalbimle ilgili bir şey heralde.'

'İstersen yürüyüşe çıkabilirsin.'

'Asıl istediği piyano çalmak.'

'O hapları aldığımda nefret ettiğim birini öldürmeye çalışıyordum.İçimde başka, sevebileceğim Veronikalar olduğunu bilmiyordum.'

'İnsân neden kendinden nefret eder?'

'Kendînîmî toparlamalıyım.Verdiği kararlarDAN ne olursa dönmeyen biriyim bên, her şeyi sonuNA dek götürürüm.'

'Tüm sevgisini bâNA vêrên birinden NAsıl nefret ederim?'

'Deliyim ben.Bunu yapmama izin var.Nefret edebilirim.Akıl hastalarının notaları doğru düzgün sırayla çalma zorunlulukları yoktur.'

Derken ruhu yeniden derîn bir huzurla doldu, Veronika bir kez daha yıldızlı gökyüzüne ve odayı tatlı bir ışıkla dolduran sevgîlî yeniâyâ baktı.

'İnsanların mutluluk olasılığı ne kadar yükselirse,mutsuzlukları da o kadar artıyor demek.'

'Bakın,' 'siz buraya kızınızın nasıl olduğunu öğrenmeye değil,kendini öldürmeye kalkıştığı için özür dilemeye gelmişsiniz.Kaç yaşında?'

'Demek ki olgun,deneyimli bir kadın,ne istediğini biliyor ve kendi kararlarını kendi verecek yaşta.Sizin evliliğinizle ya da eşinizle birlikte yaptığınız özverilerle ne ilgisi var bunun? Kaç yıldır kendi başıNA yaşıyor.'

'En ufak bir fikrim yok,'

'İnsanın yalnızca acıktığında yemek yemesi daha normal olurdu,'

'Durumu kontrol altıNA alın.'

'Hiç tasalanma, bu sağlık durumuyla yüz yaşıNA kadar yaşarsın.'

'Ne dediniz.'

'Tasalanmaya gerek yok dedim.'

'Tıpta hiçbir şey kesin değildir.'

'Herşey mümkündür.'

'Kalbim nasıl?'

'Eskisi gibi'

'Yüz yaşıNA kadar yaşarsın,'

'Hiçbir ciddi sorununuz yok,'

'Tansiyonunuz,kalbiniz bir genç kızınkinden farksız,'

'Bazı testleri tekrarlamamız gerekiyor.'

'Biraz daha uzan, kendini toparlayaNA dek.Beni rahatsız ediyor değilsin.'

'Ya,öyle mi,ne iyi,'

'Pekî ya rahatsız etseydim?'

'Demek piyano çalmayı seviyorsunuz,'

'Şizofrenler de müzik severmiymiş?Hem de birilerine bunDAN söz etmiş, HA?'

'Evet.Konuşuyorsun, ama konu hakkında hiçbir bilgin olmadığını sanıyorum.'

'Şizofren'

'Şifası var mı yani?'

'Denetim altıNA alınabilir.Delilerin dünyasında neler olup bittiğini hâlâ pek bilmiyoruz.Her şey çok yeni,tedaviler her on yılda bir değişiyor.Şizofren dediğimiz kişiler,zaten doğuştan dünya ile ilişkilerini kestiğimiz kişiler, zaten doğuştan dünya ile ilişkilerini kesme eğiliminde oluyorlar,derken bir etken -ki bu kimi kez ciddi, kimi kez de önemsiz bir olay olabilir,bireysel koşullara göre değişir- o kişiyi kendi gerçekliğini yaratmaya zorluyor.Bu tam bir yabancılaşma durumu olabilir ki adıNA katatonik deriz; ama arada iyileşenler de oluyor, en azınDAN hastanın çalışmasıNA, az-çok normal bir yaşam sürdürmesine izin verecek kadar.Hepsi,tek şeye,çevreye bağlı.'

'Kişi kendi gerçekliğini yaratır,diyorsunuz,'

'Pekî, gerçeklik nedir?'

'Çoğunluk ne diyorsa odur.İlle de en iyisidir ya da en mantıklısıdır anlamıNA gelmez bu,toplumun bir bütün olarak isteklerini en yakınDAN karşılayandır.Boynumdaki şu şeyi görüyor musun?'

'Kravatınızı mı yanî?'

'Tastamam'Yanıtın tamamıyla normal bir insanın vereceği mantıklı,uyumlu bir yanıt: kravat! Oysa deli olan biri boynumdaki bu şeyin saçma sapan,yararsız, renkli bir bez parçası olup çok karmaşık bir biçimde bağlandığını, ciğerlerime hava gitmesini ve kafamı çevirmemi zorlaştırdığını söyleyecektir.Yalan da değil,bir vantilatöre falan yaklaştığımda çok dikkatli davranıyorum,bir kaptırdım mı bu bez parçası yüzünden boğulabilirim.'

'Bir deli,baNA bu kravatın ne işe yaradığını soracak olsa, ister istemez hiçbir şey,demek zorundayım.Yalnızca süs olarak kullanıldığı bile söylenemez,çünkü günümüzde cesaretin,gücün,üstünlüğün simgesi haline geldi.Tek yararlı işlevi,eve gidip de çıkardığınızda duyduğunuz rahatlama; insân sanki bir şeyden kurtulmuş gibi oluyor, neden kurtulduğunu bilemiyor, o başka.'

'Pekî, o rahatlama duygusu bu mêrêti takmamız için geçerli bir neden mi? Hayır. Gênêde bir deliye ve bir normal insana bunun ne olduğunu sorsam,aklı başında olan 'kravat' yanıtını verecektir.Kimin doğruyu söylediği değil,kimin doğru yanıtı verdiği önemli.'

'Demek, renkli bir bez parçasının doğru adını söylediğim için benim deli olmadığım sonucuNA varıyorsunuz.'

'Dünya, çabalarımın değerini bilmiyecektir.'

'Hastalarınızın dünyasıNA dalmış gibisiniz.'

'Artık gidebilirsiniz,'

'Deli midir,nedir?'

'Ama beni piyano derslerine yollayan sizsiniz.'

'Onlara aldırmayıp delice davranmalıyım.'

'Şu anda piyano çalmak istemiyorum,eduard,dünyada neler olup bittiğini öğrenmek istiyorum.İçeride neler konuşuyorlar, o adam kim , merak ettim.'

'Ben ölmek üzereyim.'

'İnsân hiçbir şeye alışmamalı,eduard.BaNA baksaNA, tam da güneşin keyfini yaşamaya başlamıştım yeniden;dağlara bakmaya, yaşamın sorunlarıNA bile alışacak gibiydim.Yaşamın anlamsızlığının bile kendi suçum olduğunu kabullenmek üzereydim.LyubliyaNA'nın ana meydanını tekrar görmek istiyordum.Sevgi ve nefret,çaresizlik ve bıkkınlık,günlük hayatı oluşturan bir sürü basit,ama yaşama tat katan şeyi hissetmek istiyordum.Bir gün buraDAN çıkacak olsaydım,delilikler yapma fırsatı tanıyacaktım kendime,aslında herkes deli olduklarının farkında olmayanlar.'

'Oysa bunların hiçbiri olası değil artık,anlıyor musun?Aynı şekilde sen de,gün boyu gecenin gelmesini, hastalarDAN birinin piyano çalmasını beklememelisin.Çünkü yakında bu da sona erecek.Benim dünyamla senin dünyan soNA ermek üzere.'

'böylece Nasruddin'i, Sûfi geleneğinin en büyük üstadını davet ettiler,'

'Oturunuz'

'Sûfi ne demek?'

'Yün'

'Delilikle kontrol kaybını birbirine karıştırmayın, unutmayın kî Sufî geleneğinde üstat nasruddîne herkes deli der.Zâten bu yüzden, herkes deli sândığı için, o da her istediğini söylemekte,her istediğini yapmakta özgür dür.Ortaçağlarda ssaray palyaçoları da aynı durumdaydı;vezirlerin kafalarını kaybetmek korkusuyla dile getiremedikleri pek çok konuda yorum yapabilirlerdi.'

'Sizler de aynı şeyi yapabilmelisiniz; deliliği elden bırakmaDAN normal insanlar gibi davranın.Farklı olmak riskini göze alın,âmâ bunu fazla dikkat çekmeden başarmaya bakın.Gözünüzü şu çiçekten ayırmayın.'

'Gerçek 'BEN' nedir?'

'İçindeki sen,başkalarının biçimlendirmediği sen.'

'Gençlik budur işte,kendi sınırlarını çizer,beden dayanabilecek mi hiç aldırmaz.Gerçi beden de dayanıklıdır o yaşlarda.'

'Çıplak olduğunu kim söyledi saNA'

'Yoo,çıkmayacağım,'

'Fazla uzun sürmeyecek,'

'Tam bir cehennemdi,'

'Ya aynı şey benimde başıma gelseydi?'

'Hayır,ölmek isteyen bendîm.'

'Korkunç bir şey.'

'Önemli bir şey değil.'

'Fena oluyorum.'

'Dışarı kadar yürüyecek hâlim yok.N'olur söyle,neler oluyor?'

'Beni burada yalnız bırakma, kesinlikle.Kalkıp seninle çıkarım,âmâ yavaş,âmâ yavaş.'

'Burada,bu sinemada öleceğim.'

'Soğuk hava.'

'Çıldırdım BEN,'

'Çalışmanın en iyi terapi olduğunu sen söylemiştin.İşe geri dönmem gerek,hiç değilse kısa bir süre için.'

'Yirmi dört saat, belki de daha az.'

'Şimdi gidip uyuyun,'

'Uyandığımda konuşuruz.'

'Umutsuzluk da olabilir.'

'Kaybedecek hiçbir şeyin yok.Pek çok insân sırf bu yüzden aşktan kaçar, çünkü tehlikede olan çok şey vardır,bir sürü gelecek,bir sürü geçmiş.Senin durumunda ise yalnızca şimdi var.'

coelho.jpeg

Sırf Anarşi – Woody Allen

woody allen sırf anarşi.jpg

Tanrı Uçar, İnsan Şaşar

Birkaç ay önce kendimi, her sabah kuşluk kapıdaki posta deliğinden yağmur gibi yağan zarfların yarattığı kağıt selinin altında buldum.Soluk alamıyordum ve mosmor kesilmiştim.Hayatım gözlerimin önünden bant karikatür gibi geçmeye başladı.Adetâ Wagner operalarından fırlamışa benzeyen temizlikçim Grendel,bin bir türlü resim sergisi davetiyesi,hayır işi adı altında para sızdırma çağrısı ve saçma sapan çekilişlerin reklam broşürleri arasından yükselen çatlak ve kısık sesimi duydu da,elektrik süpürgesinin yardımıyla kurtardı beni.Yeni gelen zarfları büyük bir dikkatle alfabetik sıraya koyup kağıt öğütücüsüne yollama işine giriştim ben de.O sırada, otomatik kuş yemleme makinesinden aylık zerzevat ve hububat teslimatına varan ve en olmayacak iş kollarını tanıtan kataloglar arasında, üye olmadığım halde adıma gönderilmiş bir dergiye rastladım.Büyülü Harman'dı derginin adı.

'Aman,' diye samimiyetle sızlandı.'Madem bir tekhücreliyle laflıyorum,bari tüm olan biteni anlatayım.Az ilerideki lokantaya çekilelim de hem senin zihnini açayım hem de midelerimiz bayram etsin.'Bunu dedikten sonra dikkat çekici pat sesi çıkararak gözden kayboldu.Hayretle soluğumu tuttum ve elimi ağzıma götürdüm.Bir kaç saniye sonra yüzünde pişman bir ifadeyle yeniden karşımda belirdi.

'Siz lağım kefallerinin yok olup yer değiştiremediğini unutmuşum,pardon.Kabahat bende.Yürüyelim bari.'Endorphine öyküsüne başlarken ben hala kendimi çimdiklemekle meşguldüm.

'Evet,' dedi, 'altı ay geri saralım.Bayan Endorphine'in küçük oğlu Max,saç dökülmesini de sayarsak Hazreti Eyüp'ün bile dertlerini aşacak türden bir çile yumağında debelenip duruyordu. Önce, anatomi hidroliği konusunda ders verdiğim Tayvanlı fıstık beni terk edip bir fırıncı çırağına kaçtı,ardından Jaguar'ımla geri manevra yaparken Hıristiyan Bilimler Kütüphanesi'nin duvarını yıktım diye eşek yüküyle tazminat istemiyle mahkemeye verildim.Bunun üzerine, hatırlamak istemediğim bir doğal afette olma oğlum, gayet iyi iş yapan hukuk bürosuna kapatıp vantrilok olmaya karar verdi.Düşün artık halimi, şirazem kaymış,şehirde bir hayalet gibi dolaşıp kendime avuntu arıyorum…

O akşam, benim kaşık düşmanının bitmek bilmeyen sızlanmalarına, ayrıca evlilik sözleşmemizin ani bunama olgusunu kapsayıp kapsamadığını öğrenmek için hukuk bürosu Shmekel ve Mahdumları'na telefon etmesine aldırmadan kendimi yollara vurdum ve Ulu Yükselme Merkezi'ne attım kendimi.Mekanın tanrıça suretli yöneticisi Galaxie Sunstroke ile de böylece karşılaşmış oldum.Metruk bir çiftliğe benzeyen mekanına tepeden bakan tapınağa girmemi emretti ve tırnak törpüsünü bir kenara bırakıp divanda bağdaş kurdu.

'Emriniz başım üstüne,'diye mırıldandım ve gözlerimi kaçırarak Bayan Sunstroke'u yeni başladığı çapraz bulmacasından daha fazla alıkoymamış oldum.O sırada müritleri kollarıma girerek beni götürmeye başlamıştı bile.Üzerime damga vururlar mı diye telaşlanmadım da değil.

Disiplin gevşekti ve insanların kendiliğinden sorumlu davranmaları gerekiyordu,öte yandan,beslenme kurallarını çiğnemek,kırbaçlanmak ya da bir arazi telefonuna bağlanmakla sonuçlanabilecek suçtu.Egodan arınma ritüelinin parçası olarak aşağılanma üzerine aşağılanmaya maruz kalıyorduk.

Satılık Kalem

Derler ki Dostoyevski, St. Petersburg'un rulet masalarına duyduğu tutkuya mali destek sağlamak için yazarmış.Faulkner ve Fizzgerald bile Hollywood'un en güzide köşelerini gişe hayalleriyle yaşayan senaristlerle doldurmuş yapımcılara kiralamışlardı yeteneklerini.Uydurma olup olmadıklarından emin olmasam da,ilkelerinden ödün vermiş olan dehalara dair insanı hüzünlendiren bir dolu öykü kafamda dolaşıyordu birkaç ay önce.

E.Coli Biggs adının bana hiçbir şey ifade etmemesi,olağan dışı değildi.Söylediğim gibi,benim hayatım film festivalleri ve beyazperde yıldızları arasındaki şaşaalı debdebeyle değil,halk ozanlarının bir lokma bir hırka felsefesi çerçevesindeki çileyle doluydu.

'Bir film iyi iş yaptı diyelim.Yapımcı,bunu kitaba çevirmek için sefilin biriyle anlaşıyor.Sömürü romanı yani,sadece kara kalabalıklar için…Havaalanlarında,marketlerde falan raflara dizilmiş kağıt tomarlarını görmüşsündür.'

'Tabii,tabii,' dedi Biggs, ültimatomumu geçiştirerek.Ağzına bir mide ilacı atıp,'Romanlaştırma nedir, biliyor musun?' diye sordu.

'Hı hı,' dediğim sırada,ölümcül bir kasılmanın bel çukuruma usulca sokulduğunu hissediyordum.

'Doğrusunu söylemek gerekirse,' dedim,'romanlaştırma diye bir şey duymamıştım.Benim uzmanlık alanım,ciddi edebiyattır.Joyce,Kafka,Proust… İlk kitabımla ilgili olarak ise, sizi Berberler Federasyonu Dergisi'nin kültür sanat editörüyle tanıştırıp…'

'O da olur da,başyapıtlarını yumurtlamadan önce yeryüzündeki tüm Shakespeare'lerin kursaklarına bir kaç lokma girmesi gerekir.Gebermemeleri için.'

'Hı hı,' dedim. ' Bir bardak su alabilirmiyim? Ağrıkesicimin saati geldi de.'

'İnan bana,' dedi Biggs sesini yükseltip her kelimeyi vurgulayarak, 'Tüm nobelliler bana çalışıyor.Ekmek paralarını benden kazanıyorlar.'Heykeltraşının özenerek yaptığı tanrıça kılıklı sekreter aceleyle içeri girdi ve 'E. Coli, Garcia Marquez telefonda.Kilerim tamtakır,diyor.Ona bir-iki romanlaştırma işi gönderebilir miymişsin?'

'Yavrum,söyle sen Gabo'ya, ona döneceğim,'dedi yapımcı.

'Peki hangi filmi romanlaştırmamı istiyorsunuz?' diye sordum, anahtar sözcüğü güçbela teleaffuz ederek.'Bir aşk hikayesi mi? Gangster filmi mi?Yoksa aksiyon ve macera mı?Betimleme gücüm yüksek ve kalemim oldukça maharetlidir.Özellikle de tasvirlerde ustayım.Turgenyev gibi.'

'Bana Rus deme!' diye hiddetlendi Biggs.'Geçen yıl, Stavrogin'in itiraflarını bir Broadway müzikaline çevirmeye çalıştım ama bütün sponsorların ansızın kuş gribine yakalanacağı tuttu.İşimiz şu, arkadaşım: Elimde, başrollerini Üç Şaşkın Kafadar'ın oynadıkları bir sinema klasiğinin hakları var.Yıllar önce Ray Stark'tan barbutta kazanmıştım.Cannes'da.En baba üç soytarımız için çok sağlam bir fırsat bu.Basından, sinemalardan, yerli yabancı televizyonlardan bu işin tüm balını emdim.Ama sağlamından bir romanı da olursa, bir şeyler daha koparırız gibime geliyor.'

Kültür-Fizik,Zehirli Sarmaşık,Son Montaj 

Çocukluğunda bayıltıcı gaz ve kaba kuvvet yardımıyla türlü Kızılderili adına sahip kamplara götürülmüş ve oralarda antrenör denilen -hiç şüphesiz- tetikçilerin pis bakışları altında gölde kano sporu yapmaya zorlanmış bir insan olduğumdan, The New York Times Magazine'in arka sayfalarında gördüğüm bir şey dikkatimi çekti geçenlerde. Hali vakti yerinde anne babaların sümüklü çocuklarını gönderip temmuz ve ağustosu kesintisiz uyuklar halde geçirmelerine yarayan çöplüklerin arasında, basketbol kampı, bilgisayar kampı,caz kampı ve belki de en görkemlisi, bir sinema kampı da vardı.

Demek ki, yeteneği olan bir çocuk yaz tatilinin en güzel ve güneşli günlerini, ağustosböceklerinin ve ısırgan otlarının arasında Oscarlık diyaloglar yazarak, doğru kamera açıları belirleyerek,oyunculuk,kurgu,ses kurgusu ve Bel Air'de vale park hizmeti de bulunan bir ev satın almanın inceliklerini öğrenerek geçirebiliyordu.Hayalleri o kadar engin olmayan ergenler oymakbaşlarıyla zaman öldüredursun, bazı küçük Von Stroheim'lar kendi orginal filmlerini çekecekti ve bu da paten anahtarının takılacağı bir kordon örmekten çok daha çekici bir yaz projesiydi.

Sevgili Dadım

'İnsanların kalplerinde ne kötülükler gizlidir? Bunu bir tek karanlıklar bilir.'Bunun ardından şeytani bir kahkaha, ailemin karanlık ve kasvetli evinde televizyonun önünde geçirdiğim kış günlerinde her pazar tüylerimi ürpertir,nefesimi keserdi.Kendi karıncık ve kulakçıklarımda bile ne kötülük yattığını bilmezdim, ta ki bir kaç hafta önce, Wall Street'teki ofisimde çalışırken eşimden bir telefon alıncaya kadar.Kadının olağan, bezgin sesi o gün hızlandırılmış atom parçacıkları gibi şiddetli geliyordu.Sigaraya tekrar başladığı da besbelliydi üstelik.

'Nereden biliyorsun?' derken, kadınla bir gizlilik sözleşmesi imzalamak yönündeki hukuki görüşü hiçe saydığım için düştüğüm pişmanlığın pençesinde kıvranıyordum.

Yanağımdaki bir kas kendi kendine kültür-fizik hareketlerine başladı ve alnımda domur domur terler, hafif şıpırtılar eşliğinde beliriverdi.

'Eve ayak basar basmaz kovacağım onu!' dedi hayatımın kadını.'Bana domuz demiş,yılan!'

'Sakın! Sakın kovma.Kitabın yazılmasını durduramayacağın gibi,kalemini daha da zehirli bir kin mürekkebine batırmasına yol açarsın.'

'O zaman ne yapalım,hayatım? Burada yazanlar gün ışığına çıkarsa elâlemin yüzüne nasıl bakacağız? Müdavimi olduğumuz mekanlara alay ve aşağılama konusu olmadan ayak basabilecekmiyiz sanıyorsun? Velveeta senden 'zavallı çocuklarını parayı bastırıp en iyi anaokullarına gönderirken yatak odasında en ufak bir işi göremeyen yamru yumru tüysiklet' diye söz ediyor.'

'Ben eve gelene kadar hiçbir şey yapma,' diye yalvardım.'Buna biraz kafa yormak gerekiyor.'

Artık sabahki stresten miydi, o stres geçsin diye daha öğlen olmadan yuvarladığım ağır içkilerden mi bilmem, ama bir şekilde tentürdüyotlu çayı içen ben oldum.

İlk yardım görevlilerinin yüzünü hatırlamıyorum.

Tat Hücrelerin Ne De Ölümcül Tatlım

Nadir bulunan domalan mantarının değeri bu cumartesi Londra'da tavan yaptı ve 1200 gramlık bir mantar açık arttırmada 110.000 dolara alıcı buldu. Alıcının Hong Konglu olduğu belirtilirken, kimliği açıklanmadı. -The New York Times,15 Kasım 2005

'Elimden geleni yaparım,' dedim, cinsel içerikli göndermemin boşa gitmemiş olacağından emin şekilde.

'Neye pey süreceğim ve siz neden süremiyorsunuz?' diye sordum.

'Bir domalan mantarı,' dedi bir sigara yakarak.'On milyon dolara kadar çıkabilirsiniz.Hatta rekabet çetinleşirse on iki bile olabilir.'

'Ukalalık etmeyin,' diye terslendi.Sinirlenmişti belli ki.'Ücretinizin iki katını alacaksınız.Yeter ki müzayededen o mantarı almadan dönmeyin.'

'Gerçek kaz ciğeri ne oldu?'

'Bulunamadı.Kimileri, bir Hollywood yapımcısının Cannes'da mideye indirdiğini öne sürdü. Başkaları, Ebu Hamid adlı bir Mısırlı zenginin buna taparcasına asık olduğunu ve şırıngayla damardan almaya çalıştığını söyledi.Daha başkalarıda,Flatbush'lu bir ev kadının bunu mama sânârâk kedisine yedirdiğini iddia etti.'

'Tek bir sorum var,' dedim.'Niye mantarı aldığınızı kimsenin bilmemesini istiyorsunuz?'

'Kökü İstanbul'da olan ve bu mantarı fettucinelerinin üzerine doğramaya kararlı bir gurme çetesi, ülkemize sızdı.Domalanı ele geçirmek için hiçbir şeyden sakınmazlar.Böyle büyük bir lezzetin sahibi olan yalnız bir kadın,hayatını korkunç bir tehlikeye atmış demektir.'

'Yapmayın efendim,' diye burnundan konuştu, 'Sporlarla üreyen âlelâde bir bitki türünden söz etmediğimizin farkındasınız.Mandalay domalanı sizde.Onu ben istiyorum.'

'Aradan çekildiğine sevindim.Şimdi sen ve ben kaldık. O domolanı bulup paylaşacağız.Afrodizyak bir yiyecek çıkarsa hiç şaşmam.'Sabahlığını yeteri kadar araladı.Doğanın etimize kanımıza işlediği o büyük çekim kuvvetine her şeyimi teslim etmek üzereydim ki hayatta kalma içgüdüm devreye girdi.

'Biliyorum yavrum.Uluslararası gurme Harold Vanescu'yu sen öldürdün.Şu kadarcık aklı olan herkes çözer bunu.' Kaçmaya çalıştı. Kapıyı tuttum.

'Peki,' dedi teslimiyetle, 'buraya kadarmış demek.Evet , Vanescu'yu ben öldürdüm.

Şimdi bulup paylaşabiliriz onu sen ve ben !

Vücutlarımızın birbirine temas ettiğini ve kulaklarımdan alevler fışkırdığını hatırlıyorum.Onu polise teslim ettiğim zaman yüzünde beliren ifade de aklımda. Kelepçelenip ekip otosuna bindirilirken ikizlerine bakıp içimi çektim.Ondan sonra Carnegie Deli'ye yürüyüp çavdar ekmeği üzerinde turşulu ve hardallı pastırma yedim.

Cennet taamı buydu işte !

Çok Şükür, Sattım !

İnternetteki müzayede sitesi eBay,yeni bir ruhani boyut kazandı.Bir satıcı,nakit para karşılığında dua satıyor.Kendine Duacı adını takan ve İrlanda'nın Kildare kentinde yaşayan bu adam, her biri bir sterlin başlangıç fiyatından beş dua satıyor.Acil ibadet ihtiyacı olanlar, duaları beş sterlinden anında satın alabiliyor.

Bir kilise bültenindeki Haber, Ağustos 2005

'Giriniz!' diye derinlerden gelen bir ses, beni metrelerce uzunluktaki bir burma tatlısını acımasızca tüketmekte olduğu makamına davet etti.'Ben, Dua Jokey Moe Bottomfeeder.Size nasıl yardımcı olabilirim?'

'İlanınızı gördüm de,'diye vızladım,'Köyün Sesi'nde masaj salonu ilanının tam altında.'

'Anlaşıldı,'

'Dua mı?' diye sordum.'Hani Âve Maria gibi bir şey mi?'

'Dalga geçme,'

'Acayip satıyor o.Keşke sen de o kadar şanslı olsân.Deneyimin var mı?'

'Dua farklı bir şeydir,'

'Saygılı olmalı ,umut vermeli,üstelik -işte burası, kazma ârzuhâlcileri büyük yeteneklerden ayıran nokta- öyle ifadelerle kurulmuş olmalı , duâlar kabul olmadığında, müşt… Yani inananlar bizi mahkemeye veremesin.Anâdın mı?'

'İster inan ister inanma ama,ben de hayata senin gibi alt sınıflardan bir piyon olarak atıldım,'diyerek sormamış olduğum halde geçmişini anlatmaya başladı.

'Bak bunu söylemeyi unuttum,'

'Yaz: 'Şu kısrak kırlara yayılsın da birbiri ardına erkek taylar fırlatsın ey yüce tânrım!'

'Sağ ol İhtiyar';'Böyle kutsal sözlere takılınca sana gelmek…'

'Bir dakika,' diye araya girdim. 'Bence , yararlı erkek evlatlar fırlatsın'olarak değiştirildi.'

'Vay,' dedi , sen beklediğimden de sıkıymışsın.

'Bir yanlışlık vardır,' diye sızlanırken aşağıdaki caddeyi çok büyük bir dikkatle incelemeye başlamıştım.

'Evet,evet,'diye tısladım.

'Biz sana bir şikayet bırakmaya geldik.O kooperatif kurulu kardeşimizi kabul etse iyi olur,'

'O duayı sen yazmışsın dediler,'

'Ya evi tutar, ya da senin kol ve bacaklarını dört farklı adrese yollarız.'

Dikkat , Kral Düşebilir

Nisan ayıydı.

Yoknapatawpha yöresine özgü sıcaklıkları ve basınç değerlerini bertaraf etmek üzere katlanılabilir bir film bulmak üzere Times'ın sinema sayfalarını karıştırırken, şansı yaver gitmiş ve ,Bu Çocuk Bu Filmde Oynayacak, diye tuhaf bir eser.Bu nostaljik belgeselde, Yakışıklı Prens'in matador rollerine çıkan bir figüranken büyük bir yükselişle bir Hollywood stüdyosunun başına gelişi, engel tanımayan hırsının oklarıyla yaralanışı, başarısız evliliğinin kalbinde açtığı yara ve kolluk kuvvetlerinin , depolamış bulunduğu yüklü miktardaki kokaine beklenmedik bir anda el koymasının hikayesi anlatılıyordu.Euripides oyunlarında rastlanan türdeki bu trajedinin allak bullak ettiği kalbimin sesine kulak verip

O gece uyumadım ve Ördek Howard'dan bu yana görülmüş en büyük sanatsal ve ticari girişim olmaya aday bir senaryo kaleme aldım.Bâzı sahneler…

Manhattan'ın Batı Yakası'ndaki bir Papaya tezgahıyla açılış.Sosisli ve Hindistancevizi sütü satan bir adam görürüz.Adam ellili yaşlarındadır ve bitkin görünümlü bir akşamcıdır.Çok erken yaşlanmış yüzü, kaderin ona oynadığı oyunların belirtisidir.'Mike Umlaut' pişmanlıkla kendi kendine söylenirken,ihtiyar dikkatli bakışları altında bir ,pina cola,da  hazırlamaktadır. 79

Reddedilme

Belis Deren mektubu açıp okuduğu zaman karısı Mârgâret ile ikisinin yüzleri bembeyaz oldu.

'Olamaz,'

'Yok, yok, bir hata vardır,'diye destekledi.

'Zeki bir çocuk,kibar ve sosyal.Sözel becerileri çok iyi,ayrıca pastel boya ve patates baskıda da çok başarılı.'

Belis Deren, derin düşüncelere dalmıştı. Masal ünlü bir anaokuluna giremezse, Makbule iş arkadaşlarının yüzüne nasıl bakardı? İlkcan'ın alaycı sesini duyar gibiydi:'Anlamıyorsun ki bu işlerden…Bağlantılar çok önemli.Para konuşur ne enayisin be Deren Belis!'

'Hayır, ondan olamaz,' dedi Deren Belis ansızın.

'Herkesi gördüm.Öğretmeninden cam silicisine kadar.Ama oğlan yine de kıvıramadı.'

'Mülakatı iyi geçmiş miydi?' diye soracaktı İlkcan

'Evet,' diyecekti Belis,'ama küpleri dizerken biraz zorlandı.'

'Demek küplerle aramız iyi değil,' diye sızlanacaktı İlkcan, alışılagelmiş ukâlâlığıyla.'Çocuğun ciddi duygusal sorunları olduğunu gösterir bu.Küplerden kâle bile yapamayan bir eblehi kim ister?'

İyi de niye tartışayım ki bunları İlkcanla, diye düşündü Deren Belis.Belki haberi bile olmâz.

Ama Deren Belis pazartesi günü işyerine gittiğinde,herkesin olanları öğrendiği belli oldu.Masâsının üstünde bir tavşan cesedi duruyordu.İçeri giren İlkcan'nın yüzü asıktı.'Bunun üzerine,' dedi İlkcan, 'oğlanın hiçbir düzgün üniversiteye kabul edilemeyeceğinin farkındasın, değil mi? Hele Ezgi hiç.'

'Sırf bu yüzden mi, İlkcan? Anaokulu ,yükseköğrenimini mi etkileyecek?'

'İsmi lazım değil, önemli bir iş adamı,' dedi İlkcan

'Bundan yıllar önce oğluşunu şöhretli bir anaokuluna yerleştirmeyi başaramadı.Çocuğun parmak boyası becerileri konusunda bir skandal yaşanmış anlaşılan. Her neyse, ailesinin seçtiği okula giremeyen yavru,mecburen…Mecburen…'

'Ne? Söylesene İlkcan!'

'Şöyle diyelim:Beş yaşına geldiğinde, mecburen devlet okuluna gitti.'

'Lanet olsun kaderin böylesine!' diye bağırdı Deren Belis.

'On sekizine geldiğinde, eski arkadaşları Yale'e,Stanford'a girdi,'diye devam etti İlkcan

'ama bu zavallı, yeterli statüye sahip bir anaokuluNA gidememiş olduğu için, anca berberlik yüksekokuluNA girebildi.'

'Kılla tüyle uğraşmaya mecbur oldu ha?' diyerek ağlamaya başlayan Belis Deren'in gözlerinin önünde Masal'ın üzerinde beyaz önlük,zenginleri traş etmesi canlandı.

'Kek süsleme veya kum havuzunda oynama gibi alanlarda hiç deneyimi olmadığı için,çocukcağız hayatın acımasızlığıNa hazır değildi,'diye devam etti İlkcan.'Vasıfsız işçi olarak bir oraya bir buraya savruldu.Alkol alışkanlığıNA ed-dar yetiştirebilmek için çalıştığıçalıştığı yerlerden ed-dar aşırmaya başladı.Dermansız bir alkolik olmuştu.Sonunda aşırmalar hırsızlığa, hırsızlık gaspa, gasp da ev sahibesini öldürüp parçalara ayırmasına kadar vardı.Adam idâm sehpasıNa götürülürken,her şeyi,doğru ânâokuluNA gidemeyişine bağladı.'

O gece Deren Belis'in gözüne uyku girmedi.Yukarı Doğu Yakası'ndaki erişilmez anaokulunun neşeli ve âydınlık sınıflarınıhayal etti.Miu'DAN giyinmiş üç yaşındaki çocukların kağıtlar kesip yapıştırdıklarını, sonra dinlenmek için bir şeyler yiyip içtiklerini -mesela bir bardak komposto ve yanında meyveli kêk- düşündü.

Eğer Masal bunlardan yoksun kalacaksa,hayatın veya varoluşun bir anlamı yoktu.Oğluşunun büyüdüğünü,saygın bir firmanın genel müdürünün karşısına çıktığını ve müdürün onu hayvanlar ve şekiller gibi, çok iyi bilmesi gereken konularDAN sınava çektiğini düşündü.

'Ee, şey…'diye kekeleyecekti Masal titreyerek,'bu bir üçgen…Yok yok,sekizgen.Eee O da… Tavşan.Hayır,hayır…Kanguru.'

'Peki ,Daha Dün Annemizin'i biliyor musun? Selo'nun tüm müdür yardımcıları şarkıyı ezbere söyler.'

'O şarkıyı baştan sona bir türlü öğrenemedim,beyfendi,'diyecek genç adamın iş başvurusu, usulca süzülerek çöp kutusuna inecekti.

'Ârtık bir tek şeye inanıyorum' dedi karısına bir gün.

'Hayatın bir anlamı var ve ister zengin olsunlar ister yoksul, tüm insânlar bir gün Allah katıNA yükselecekler.Manhattan artık yaşanacak bir yer olmaktan çıktı.'

Haydi Şarkı Söyleyin Bakalım Turtalar!

Kırk İkinci Sokak'taki bit müzesiyle saftiriklerin akıllarını başlarından alan Hubert'ın yeryüzüne inişinden beri hiçbir şey,zevksizlik taciri sahtekar Fabian Wunch'ın Broadway çevrelerine ettiğini etmemiştir.Kel kafası, ağzından düşürmediği purosu ve Çin Seddi kadar uzun,Çopur suratıyla Wunch, demode gösterilerin yapımcısıdır.İmza attığı fiyaskoların büyüklüğü ve sıklığı düşünüldüğünde, her bir teatral soykırımı için bu denli Êd-dar'ı toparlamayı nasıl başardığı,sicim teorisiyle eşdeğer bir bilmece olarak varlığını sürdürmektedir.

Bu nedenle,Colony plakçısında Rusty Nails albümlerine bakarken omuzlarıNa bir takım elbiseli bir kol atıldığında ve Adana kolonyasının '7l' leylak kokusuyla White Owls purosunun zifirinin birleşmesiyle ortaya çıkmış baş döndürücü bulut beni sarmalayıp hipofiz bezimi  etkisiz hale getirdiğinde, arka cebimdeki cüzdanın tehlikeyi sezmiş bir istiridye gibi sımsıkı kapandığını hissettim.

'Bak sen,' dedi gayet tanıdık bir boğuk ses.'Seni gökte ararken yerde buldum.'

'Bütün büyük müzikalleri inceledim,'

'Bil bakalım ortak noktaları ne?'

'Güzel müzik ve sözler,'

'Herhalde oğluşum.Bu işin kolay kısmı.Japonların Toyota ürettiği hızda yeni şarkılar yazan, keşfedilmemiş bir dahi buldum.Şimdilik köpek gezdirerek harçlık çıkarıyor ama repertuarını şöyle bir dinledim ki, işleri başka türlü gitse Irving bu adam için dünyanın öbür ucuna giderdi, öyle söyleyeyim.Bu işin anahtarı, sağlam bir hikayede.İşte ben burada devreye giriyorum.'

'Elinin kalem tuttuğunu bilmezdim'

'Oyunumuzun adı, Fun de Siecle,'

'İsimdeki muhteşem kelîme oyunuNa dîkkâtînî çekerim.Ayrıca bütün olây Viyana'da geçiyor.

'Hayır, dâhâ gösterişli bir çâğda.Hani bütün karıların ât arabalarındâ gezdiği,tuvâletler giydiği My Fair Lady veya Gigi çâğında.Ringstrasse boyunca resimler çiziktiren bir dolu bohemi de unutma.Klimt var,Schiele var,Stefan Zweig var.'

'Hepsi çok parlak kârâkterler,'

'Peki; bütün bu parlak isimler hangi kevaşenin peşinde acaba?' diye devam etti.

'Aşkın adresi ne? Alma Mahler adında yerli bir sex bombası.Duymuşsundur âdını.Vermediği bir ben kalmışım.Mahler,Gropius,Werfel, kim var kim yoksâ…'

'Ben bilirim.Tabîî anlatıyı biraz orasından burasından değiştiriyorum.Yoksa millete uyku hapı niyetine yaslarlar.Dîlî de modernleştireceğim. Mesela Bruno,Wilhelm rastladığında mangal partisi daveti gençlere hitap eden dili var.'

'Şimdi,' diye devam etti ; 'önce uvertür geliyor.Böyle biraz hafif, sürükleyici falan ama Schoenberg e gönderme olarak on iki oktavlık yazıldı.'

'IgNâtz lık etme,' diye savuşturdu ,wunch, 'Onları finale saklıyoruz.Seyirci,iki saat atoNal ezgilere maruz kaldıktan sonra nefes almaya yer ararken valsleri gireceğiz.'

'İyi âmâ…'

'Derken perde açılıyor ve dekorun Bauhaus stili hazırlandığını görüyoruz.'

'Biçim; işlevin ardından geliyor. Hatta ilk olarak Walter,Mies,Adolf 'Biçim İşlevi İzler' şarkısını söylüyorlar.

Hava Pusluysa Dibine Kadar Görürsün

New York'un pek sosyetik bir spor kulübünün üyeleri bu yaz, sabah sporu sırasında genelde fay çatlamalarından hemen önce duyulan bir gümbürtünün yayılmasıyla birlikte tam siper haline geçtiler. Ancak deprem telaşı kısa süre sonra duruldu, çünkü çatlayan tek şeyin, yanımdaki minderdeşınav çekmekte olan badem gözlü yavruyu etkilemeye çalışırken temize havale ettiğim omzum olduğu anlaşıldı.Bana baksın diye debelenirken iki Voit ağırlığındaki halteri kaldırmaya niyetlenmiştim ki, omurgam ansızın bir Möbius şeridi şeklini aldı ve kıkırdaklarımın önemli bir bölümü dikkat çekici bir ses eşliğinde yırtıldı.Chrysler Binası'nın tepesinden fırlatılmış bir adamın çıkaracağına benzer böğürtülerle sedyeye yatırılıp hastaneye götürüldüm ve temmuz ayının geri kalanını ev hapsinde geçirdim.

Ancak büyük sorulara pek meraklı olan yazar, beni buğulu erotik rüyalarımdan çok çabuk uyandırdı.Bir de baktım ki belden aşağı hayallerimi yönlendireceğim tek hedef, bir zebanî oluvermiş.Kendim de naçizane şair sayılabileceğimden, Dante'nin hayatta tüm kötülüklere bulaşmış bu günahkarlar için muhteşem bir yeraltı evreni yaratmasına, içini her türlü ipten kazıktan kurtulmuş serseriyle doldurmasına ve bunlara günahlarına eşdeğer azaplar çektirmesine imrenerek baktım.

Bu formülüi en az kuantum mekaniğini anladığım kadar kapsamlı ve derinlemesine biliyordum elbette.Yakın zamanda büyük yatırım yaptığım bazı banko kağıtlar,Bermuda Şeytan Üçgeni'nde arkalarında iz bırakmaksızın kaybolduğu için şantiye şefine alarm sistemine tek kuruş bile ayıramayacağımı söyledim.Ama o gece yatarken, cinai eğilimleri depreşmiş bir manyak olduğuna anında karar verdiğim bir kişinin kapıyı kurcaladığını duyunca kanım dondu.

Aylar geçtikçe, en az beş kez ötelenmiş tamamlanma tarihi, güneşin altındaki kardan misali eriyerek ufukta gitgide kayboluyordu.Bahaneler, Binbir Gece Masalları'nı  aratmayacak çeşitlilikteydi.Önce bazı duvarcı ustaları deli dana hastalığına yakalandı, ardından hizmetçi odasını süsleyecek yeşim ve lapis lazuli taşların yüklü olduğu gemi Auckland açıklarında tsunamiye yakalanıp battı.

'Aman ne güzel olur!'

'Barbarlar sürüsüne benzeyen bu güruhla aynı çatı altında yaşamaktan bıktım usandım.Mahremiyetin zerresi bile kalmadı.Geçen akşam,kendimize yaşayacak iki karışlık yer açtıktan sonra, biricik zevcemle iki satırcık aşk yapayım dedim ama senin adamların aplik takmak için beni kaldırdıkları gibi diğer tarafa koydular.'

'Şuna bak şuna,' dedi, genellikle posta üzerinden dolandırıcılık yapmak üzere olan adamlarda görülen bir gülümsemeyle 'Buna Xanax diyorlar.Sana da tavsiye ederim.Yalnız günde 30 taneden fazla alma.Yan etkilere yönelik araştırmalarda henüz somut bulgular elde edilemedi.'

Dahilerin Dikkatine: Yalnız Nakit Geçerlidir.

'İşim başımdan aşkın,'

'Üstelik hepsi acil vaka .Apartmanı köpek kabul etmeyen aktris, kendini şöyle tokatlı mokatlı sexe kaptırmış haber sunucusu, bir de üstüne mike eisner DAN telefon bekleyen yapımcı.Adamın intihar riski var.Neyse, elinden geleni yap, bana durumu bildirmeye de zahmet etme.Son montaj hakkı senin işte.Ha ha!'

Nisan düğünü: murray pepkin ile tanıştım ve hiç kuşkum kalmadı: Sanatçılık bu adamın mayasında var.Kuş yuvası gibi saçları ve kân çanağına dönmüş gözleriyle tüm benliğini işine adamış, ama beslenme giderleri, kira ve iki nafakayla köşeye sıkıştırılmış, ender bir yetenek, çok ileri görüşlü bir şarkı yazarı olan pepkin, sözlerinden bazılarını, queens'deki fleisher kardeşler Mumyalama Salonu'nun üst katındaki boş odada yazıyor, aynı zamanda orada makyaj danışmanı olarak da hizmet veriyor. Neden analize ihtiyaç olduğunu sorduğumda, gerçekte her bir notası ve hecesinin muhteşem olduğunu bildiği halde, kendisini çok eleştirmekte olduğunu itiraf etti.Kadınlarla kurduğu ilişkilerin kendisine büyük zarar verdiğinin farkında ve son karısıolan oyuncuyla, geleneksel batı ahlaki değerlerine değil, daha çok Hammurabi Kanunları NA dayalı bir ilişki yaşamışlar.Kadını kısa süre sonra diyetisyeniyle yatakta basmış.Tartışma sırasında kadın pepkinin kafasına uyaklı sözcükler kılavuzu ile vurunca, adam 'İliğim Kemiğim Kurudu' şarkısının nakaratını unutmuş.

Kararlı olmak gerektiğine inanarak aralarıNa girdim ve boğazımı sertçe temizledim.O sırada sopayı karısıNa savuran pepkin, hedefini ıskaladı ve olanca kuvvetiyle kafatasımı çatlattı.Sendeleyerek birkaç adım attım.

Bir mesletaşımın 'Hipokrat Yeminine mankafalık sınırında bağlılık' olarak adlandırdığı tavrımdan ötürü hala belimi doğrultmuş değilim.Ed-dar yerine aldığım belki yüzden fazla parça var ama henüz hiçbirini satamadım.'Haydi Bütün Hormonlar Havaya' gibi çok ritmik bir kabare şarkısında veya 'Erken Bunama' gibi muhteşem bir baladda hiçbir müzik otoritesinin en ufak bir başarı kırıntısı bulamamış olması nedeniyle, bu adamın yeni ırving berlin olduğuna inancım sarsılıyor.

pepkin'in yeteneksiz bir kazma olduğu sonucuna vardım.Ed-dar ı diğer yollarDAN artırmak için giderli harcamaları al capone nun vergi beyânnâmelerindekileri andırdıkları gerekçesiyle maliyenin hakkımda inceleme başlatması, bardakı taşıran son damla oldu.Başvurduğum tüm vergi muafiyeti hükümlerini ellerini ovuşturarak ve sevinçle reddeden maliye, malvarlığımın sekiz katıNA denk gelen bir vergi borcu çıkarttı baNa.Bu haberi bir mahkeme celbi vasıtasıyla aldığım ândâ soluksuz kaldım ve pepkine, eşyalarımı taşımakta olan haciz memuruNA kargaşaya aldırmaDAN bu şartlar altında tedâvisine devam edemeyeceğimi bildirdim.Ed-dar isteğimden çok etkilenen pepkin, tedavisine son verdi.

Sicim Micim

Evrenin nihayet bir açıklamaya kavuşması beni çok rahatlattı.İş bende bitiyor sanmaya başlamıştım.Anlaşıldı ki her şeyi bilen yine fizikmiş, tıpkı o geveze akrabalarımız gibi.Times'ın bilim ekinde her salı büyük patlama, kara delikler, genetik çorba mevzuları gırla gidiyor ve bu sayede benim genel görecelik ve kuantum mekaniği konusundaki bilgim, einstein'ınkine yaklaşıyor-yanlış anlamasın ha, halı satıcısı einstein moomjy'den söz ediyorum.Evrende bir santimetrenin milyarda birinin milyarda birinin milyarda birinin milyonda biri kadar bir mesafe olan Planck Uzunluku diye bir şey olduğunu nerden bilecektim? Sinema salonunda bu boyda bir şey düşürdüğünüzü hayal edin, hayatta bulamazsınız. Pekî yerçekimi nasıl işliyor? Bir gün duracak olursa, bazı lokantalara girmek için yine de ceket giymek mi gerekecek ? Fizik konusunda bildiğim bir şey varsa, sahilde duran bir adam için zamanın, teknede duran bir adama kıyasla daha hızlı geçtiğidir.Hele de teknedeki adam karısıyla birlikteyse.Fiziğin son mucizesi olan sicim kuramı ise bugünlerde  'Her Şey Kuramı' olarak adlandırılmaya başladı.

Hukukun Üstünde, Somyanın Altında

Wilton's creek, Büyük Bozkır'ın ortasında, shepherd grove un kuzeyinde,dobb burnu nun solunda, Planck değişmezini oluşturan kayalıkların hemen üstünde yer alır.Toprak tarıma elverişlidir ve genellikle yerde bulunur. kinNa hurrah'DAN esen rüzgarlar yılda bir kez buradaki çiftçileri toparlar ve yüzlerce kilometre güneye atar.Onlar da indikleri bölgeye yerleşirler ve butik açarlar genelde. Washburn ailesinin temizlikçisi comfort tobias, on yedi yıldır olduğu gibi bulutlu bir haziran günü yine Washburn lerin evine gelmişti.Dokuz yıl önce kovulmuş olması onu buraya temizliğe gelmekten alıkoymuyordu.Bu arada Washburn'ler,ED-DAR'â ödeme yapmadıkları için adamı daha da çok sevmeye başlamışlardı.tobias, temizlikçilik işine başlamadan önce teksastaki bir çiftlikte atlarla konuşuyordu.Bir gün atın biri cevap verince sinir krizi geçirmişti.'Beni en çok şaşırtan şey,' demişti sonraDAN, 'hayvanın sosyal sigorta numaramı bilmesiydi.'

Stubbs mahkemede kendi savunmasını üstlenmek istedi ama vekalet ücreti nedeniyle çıkan tartışmada büyük anlaşmazlık yaşandı. Beau stubbs u idamlıklar koğuşunda birkaç kez ziyaret etme fırsatı buldum, çünkü birbiri ardına temyiz dilekçesi vererek infazını on yıl kadar erteledi ve bu süre içinde kendini geliştirerek becerikli bir havayolu pilotu oldu.İnfaz sırasında da oradaydım.Yayın hakları için nike, stubbs a Ed-dar ödemiş, bunun karşılığında siyah cüppenin üzerine logosunu koydurmuş.Ölüm cezasının caydırıcı olup olmadığı tartışılır, araştırmalara göre suçluların tekrar suç işleme orânı cezanın infâzınDan sonra hemen hemen azalmakta.

Böyle Tıkındı Zerdüşt

Entellektüel çevrelerin aklını almak; akademisyenlerin bir damla suyu mikroskopla incelediğinizde gördüğünüz o yaratıklar gibi amaçsızca kaçışmalarını sağlamak için, büyük bir düşünürün bilinmeyen bir eserini keşfetmek gibisi yoktur.

Yağ bizzât bir töz, bir öz veya o özün bir halidir.Sorunun büyüğü, yağın basenlerdetoplanmasıyla ortaya çıkar.Sokrates öncesi dönemim düşünürleri arasında ağırlığın bir yanılsama olduğunu ve kişinin ne kadar yerse yesin, hiç şınav çekmeyen bir adamın en çok yarı ağırlığıNa erişebileceğini savuNAn zeno olmuştur.atiNalılar da ideâl vücut arayışı takıntısıNa kapılmışlardı.aeskhilosun bir oyununda, klitemnestra iki öğün arasında atıştırmama yeminini bozar ve mayosuna giremediğini fark edince gözlerini kör eder.

Kilo sorununun bilimsel düzleme taşınması için aristoteles gibi büyük bir beyine ihtiyaç duymuş.Ahlâk'ın ilk parçalarınDAN birinde, bir adamın çevresinin, genişliğinin pi ile çarpımıNA eşit olduğunu öne sürer.Bu bilgi Ortaçağ'a kadar insanlığa yeterli olmuş ta ki aquinas bir dizi menüyü Latinceye çevirinceye ve ilk birinci sınıf ıstakoz lokantaları açılıncaya dek.Bu tarihte kilise, dışarıda yemek yemeye olumsuz yaklaşıyor ve vale park hizmetini orta dereceli bir günâh olarak görüyordu.

Bilindiği gibi ılık ızgara hindili açık sandviç, Roma'da azgınlığın şahikası olarak kabul ediliyordu ve bu nedenle birçok sandviç kapalı kalmaya zorlanıyordu.Sandviçlerin açılması ancak Reform sırasında mümkün olabildi.İspanyollar özellikle acımasız davranmışlar ve Engizisyon zamanında avokadoyu yengeç etiyle dolduran insanları idâma mahkum etmekten çekinmemişlerdir.

Disney Davasında Süpriz Gelişme

Walt Disney Company hissedârlarının, eski başkan Micheal Ovitz'e ödenen işten çıkarma tazminatıNA karşı açtıkları davada, eğlence devinin avukatları tarafınDAN sorguya alınan süpriz bir tanık, heyecan verici gelişmelere yol açtı.

İddia Makamı: Adınız,soyadınız?

Tanık: Mickey Mouse

İM: Mesleğiniz?

T:Çizgi kemirgen.

İM:Micheal Eisner, arkadaşınız mıydı?

T:Çok yakın değildik.Birkaç kez yemek yedik.Bir kez de eşiyle bizi ailecek evlerine davet ettiler.

İM:Kendisiyle iş konuşur muydunuz?

T:Bay Eisner,Roy Disney,Pluto ve Goofy ile bir kahvaltı toplantısında bir araya geldik.

İM: Toplandı neredeydi?

T:Beverly Hills Oteli'nde.

İM:Başka tanık var mıydı?

T:Steven Spielberg masamıza uğrayarak selam verdi.Ha, bir de Daffy Duck vardı.

İM: Daffy Duck ile yakın mısınız?

T:Kendisiyle birkaç ay önce Sue Menger'in evinde yemekte bir araya gelmiş ve dost olmuştuk.

İM:Bay Eisner'ın Daffy Duck ile yakınlığınızı tasvip etmediği doğru mu ?

T:Bu nedenle birkaç kez tartıştık.

İM:Sonra ne oldu?

T:Scientology tarikatına girdiği zaman Daffy ile görüşmeye son verdim.

İM:Kahvaltıya dönelim.Neler konuşulduğunu hatırlıyor musunuz?

T:Bay Eisner, o tarihte Yaratıcı Sanatçılar Ajansı'nın başkanı olan Micheal Ovitz'i işe almayı planladığını söyledi.

İM:Ne hissettiniz?

T:Şaşırdım ama Pluto daha çok etkilendi.Çok kederli görünüyordu.

İM:Neden kederli?

T:Bay Ovitz'in Goofy ile arası çok daha sıkı fıkıydı.Pluto kendisine tanıNan ekran süresinin azalabileceğini düşünüyordu.

İM:Siz, Bay Ovitz ve Goofy arasındaki bu özel ilişkiyi biliyor muydunuz?

T:Bay Ovitz'in menejerlik döneminde Goofy ile ilişki kurmak istediğini, hatta ikisinin bir süre Aspen'de birlikte oturduklarını biliyordum.

İM:Daha da yakınlaşmalarını sağlayan bir gelişme oldu mu?

T:Goofy,Malibu'da enselendiğinde Bay Ovitz ona sahip çıktı.

İM: Goofy'nin uyuşturucu sorunu olduğu doğru mu ?

T:Percadon bağımlısıydı.

İM:Bu ne zamandır sürüyordu?

T:Oynadığı bir çizgi filmin batmasının ardınDAN ağrıkesicilere daDANmıştı.Empîre State binasınDAN paraşüt niyetine şemsiyeyle atlamış ve belini sakatlamıştı çünkü.

İM:Sonra?

T:Goffy'nin Betty Ford Kliniği'ne yatırılmasını Bay Ovitz sağladı.

İM:Bay Eisner'a,Bay Ovitz'i işe almasıNA dair kaygılarınızDAN söz ettiniz mi?

T:Minnie ile konuştuk.Anlayaşamayacaklarını biliyorduk.

İM:Konuyu eşiniz dışında kimseyle görüştünüz mü?

T:Dumbo ve Bambi ile görüştüm.Başkasını hatırlamıyorum.Ha, bir de, Barbara Streisand'ın evinde karşılaştığımızda Jiminy Cricket ile konuştum.Streisand,Jiminiy'nin Trancas'taki yeri almasının ardından ona  bir parti vermişti.

İM:Bir sonuca varıldı mı ?

T:Dumbo, kaygılarımızı Bay Eisner'a Donald Duck'ın anlatmasının uygun olacağını söyledi,çünkü bay Eisner,Donald'ı her zaman dinlerdi.Donald kendi deyimiyle'tanıdığı en derin örneklerden biri'idi.Donald'ın göletinde sık sık bir araya gelirlerdi.

İM:Donald on a yakın mıydı?

T:Evet.Donald, Daisy Duck'tan ayrıldıktan sonra altı ay Bay Eisner'ın evinde kaldı.Donald'ın,Porky'nin kız arkadaşı olan Petunia Pig ile ilişkisi vardı.Disney'de başka stüdyoların yaratıklarıyla yakın ilişkiye girmek kesinlikle yasaktı ama bu olayda Bay Eisner,Donald'ın tarafını tuttu ve bu da hissedarları rahatsız etti.

İM:Siz orada mıydınız?

T:Evet.Benimle birlikte tom cruise,tom hanks,jack nicholson,sean penn,wile e. Coyote,Road Runner

İM:Tom ve Jerry?

T:Hayır,onlar o haftasonu elektroşok tedavisindelerdi.

İM:Bundan altı ay sonra Bay Katzenberg ile Bay Eisner arasında bir dava başladı.Bu olayın ayrıntılarını hatırlıyor musunuz?

T:Olay,Bay Eisner'ın,Disney'e transfer olması karşılığında Bugs Bunny'ye hisse opsiyonu teklif etmesinden kaynaklandı.

İM:Bugs teklifi kabul etti mi?

T:Hayır, başıNa buyruk bir adamdı.O dönemde, roman yazmak için bir yıl işten uzak kalmak istiyordu.

İM:Partiye dönecek olursak,sonra neler olduğunu hatırlıyor musunuz?

T:Evet.Donald sarhoş oldu ve Nicole Kidman'a yaklaşmak istedi.O tarihte tom cruise ile hala evi oldukları için büyük bir rezalet çıktı.Donald'ın Tom'a karşı büyük öfke duyduğunu ve kendisinin istediği bütün rollerin Tom'a verildiğini düşündüğünü hatırlamıyorum.Yine hatırladığım kadarıyla,Bay Eisner,Donald'ı sakinleştirmek için dışarı çıkardı.

İM:Sonra ne olduğunu hatırlıyor musunuz ?

T:Donald, Bay Katzenberg'in evinin bahçesinde Petunia Pig ile tanıştı.Onu çok heycan verici ve güzel bulduğunu , ayrıca aynı müzik gruplarını sevdiklerinin ortaya çıktığını hatırlıyorum.Donald, öfkesini kontrol etmekte her zaman sıkıntı yaşamıştır.Kariyerinin sona erdiği ve yakında bir Çin lokantasının menüsünde yer alacağı endişesiyle bir kaç yıldır Prozac kullanıyordu.Bay Eisner'ın itirazıNA rağmen, Porky'nin kız arkadaşıyla gizlice görüşmeye başladılar.

İM:Bu ilişkinin ne kadar sürdüğünü biliyor musunuz ?

T:Bir yıl kadar.Sonunda Petunia,Donald'a artık görüşemeyeceklerini çünkü Warren Beatty'ye aşık olduğunu ve aşkıNA karşılık bulduğunu söyledi.Hatırlarsanız Beatty onu Cannes Film Festivali'ne götürmüştü.

İM:Daisy Duck bir noktada Donald'ı evden kovdu mu?

T:Evet.Bay Eisner da onu evine aldı.Bir zaman sonra Daisy ile anlaştılar ve aynı evde yaşamalarıNA rağmen cinsel bakımDAN açık bir ilişki sürdürmeye karar verdiler.

İM:Hatırladığınız kadarıyla, Bay Eisner'a, Bay Ovitz'i işe almasının yanlış olabileceğini söyleyen oldu mu?

T:Akademi ödüller gecesinde konuyu Pinokyo'ya açtım ama o karışmak istemedi.

İM:Yani diyorsunuz ki,ne Pinokyo ne de başka biri,Bay Eisner'a, Bay Ovitz ile iyi anlaşamayabileceklerini söylemedi.

T:Bildiğim kadarıyla öyle.

İM:İş ilişkisi yürümeyip Bay Ovitz'in işten çıkarılmasıNA karşılık 140 milyon dolar tazminât alması söz konusu olunca, Bay Ovitz, bu ED-DAR bunun aşırılığıNA hiç değindi mi ?

T:Bu konuda tek bildiğim, Jiminy Cricket'ın hep Bay Ovitz'in omzuNA tünediği ve oNa vicdanının sesini dinlemesini söyledik.

İM:Başka?

T:Gerisi hikaye.

İM:Tanık sizindir.

Pinchuck Yasası

Gelgelelim, iki gün sonra yine hiçbir iz olmayan bir ceset soho'da,onDAN birkaç gün sonra da üçüncü bir ceset Central Park'ta ortaya çıkınca, Dexedrine kutusuNA sarıldığım gibi,hanıma eve birkaç gün geç gelebileceğimi söyledim.

'Çok tuhaf'

'Açık konuşacağım Mike, ben böyle birşey görmedim.Unutma ki Astroloji Katili'ni enseleyen de benim.'

woody allen.jpg

Cennetten Kovulmak

cennettenkovulmak.jpg

Cennetten kovulan kadınlar…

Cennetten Kovulmak, kısa filmleriyle tanınan Ferit Karahan’ın ilk uzun metrajlı filmi. 50. Antalya Altın Portakal’da en iyi film ödülünü Kusursuzlar’la paylaşan Cennetten Kovulmak, savaşın dışında bir savaş etkisi sunmaya çalışıyor. Aslında ben Kürt yönetmenlerden biraz daha ‘güler yüzlü’ filmler beklediğimi tekrarlayıp duruyorum, onlarla da konuşuyorum  ama onlar henüz böyle bir anlatıma hazır olmadıklarını söyleyip duruyorlar. Aslında sözlü geleneğe dayalı çok keyifli hikayelerin çıkacağına eminim ama şimdilik suskunluk, isyan, barış ve savaşın etkisinde kalmış insan öyküleri üzerinden ifade buluyor Kürt yönetmenler.Cennetten Kovulmak’ın bu anlamda duygu olarak değilse bile anlatım olarak farklı olduğunu söyleyebiliriz. Yani ölüm anına değil, sonrasına ve etkilerine odaklanıyor. Birbirinden bağımsız gibi görünen ama aslında iç içe geçmeye, paralellik kurmaya müsait iki öyküsü var filmin. İstanbul ayağında inşaatta elektrik mühendisi olarak çalışan Emine var, Muş’ta ise İstanbul’u merak eden, görmek isteyen küçük Ayşe…

Emine’nin Kürt kökenli işçilerle çalıştığı ortamda daha çok kadın olarak kendisini korumaya alması, onun dışında vasat bir hayatının olması, bir şeyler olacak ve hayatı değişecek kıvamında ilerliyor. Zira çok geçmeden doğuda asker olan kardeşinin ölüm haberi geliyor. Ondan sonraki süreç ve Emine’nin değişimi biraz üstünkörü duruyor. İnşaatta ölen işçiyi memleketine götürmek, belki de abisinin öldüğü toprakların izini sürmek istiyor Emine ama o değişim, o sahiplenme hali nedense çok fazla ortaya çıkmadığı için inandırıcı durmuyor. Belki bir parça öfke, bir parça yükseliş ve sonrasında işçinin ölümüyle gelişen algı daha gerçekçi durabilirdi. Ya da kızın bilmediği toprakların izini sürmesine izin verilebilirdi. Ama inşaat işçileri ve orada çalışmaya başlayan kadın mühendis fikri daha önce çok konu edilmediği için orijinal duruyor.

Diğer yandan yedi yaşındaki minik Ayşe’nin yaşadığı göz problemine bir de İstanbul’da okuyan ama memlekete geldiğinde korucular tarafından öldürülen ağabey acısı ekleniyor. Onun İstanbul yolculuğu fikri, yaşadığı toprakların kattığı acıyı geride bırakıyor olması daha anlamlı duruyor hikaye içinde. İki kadının tersine yolculuğu onları birbirine bağlamaya hevesli bir sinema dili yaratıyor ama yönetmen kendi eliyle kurduğu ‘anlama’ halini filmin sonunda yine yok ederek umutsuz bir noktaya taşıyor.

Sanki iki tarafın birbirine geçmesine engel oluyor. Bir anlamda da erkeklerin savaşında kadınların her daim ve çok kolay hedef olduğunun vurgusunu yapmaya çalışıyor. Savaşın acılarını ‘kadın ve çocuk’ gerçeği üzerinden kuruyor.

Sonuçta şu an ‘barış’ süreci olduğu politik taleplerin daha 'insani' ortamlarda değerlendirildiği günler. Film 2000’lerin başında geçtiği için çatışmalar devam ediyor ve film bu çatışmaların eksenine odaklanmadan sonrasına bakmaya çalışıyor. Ve film nerede olursa olsun acılar üzerinden bir beraberlik kurma derdinde. Film vicdanı tutma derdinde ama demagoji noktasına çekmekten uzak bir anlatımla yapıyor, acıların yolu metanete çıkıyor. Cennetten Kovulmak çok şey söylemeye çalışsa da etki noktasında bir zayıflığı var, kurmak istediği birliktelik ruhunu karakterlerinin üzerinden geçiremiyor. Ama izlenip kadınların sessiz kalan acılarına eşlik edilebilinir.

cennetten-kovulmak.jpg
Cennetten Kovulmak Altın Portakal Film Festivali'nde en iyi film ödülünü Kusursuzlar'la
paylaştığından beri en merak ettiğim filmdi.
Filmin hikayesi bir inşaattan elektrik mühendisi olarak çalışmaya başlayan orta sınıf bir  Türk ailesine mensup Emine'nin etrafında şekillenmeye başlıyor.Yönetmen daha ilk dakikadan , Emine'nin Kürt işçilere karşı ötekileştiren tutumunu gözümüze sokmayla işe
koyuluyor.Şimdi kalkıp hayır efendim o kadın filmin iddaa ettiğinin aksine tüm Kürtleri kucaklayan eşitlikçi bir birey diye saçmalamayacağım.Ama tam da burdan yola çıkarak Kürtleri inşaat işçilerini böylesine hor gören bir kadının,üstelikte yaşadığı büyük şehirde
hiç tacize uğramamış gibi, inşaata kısa etekle gitmesi filmin ilk önyargılı mesajını veriyor.
Kabul edelim büyükşehirde yaşayan her kadın az çok tacize uğramıştır ve nerede, nasıl giyileceğini bilir.Kürt olsun Türk olsun fark etmez, elli tane işçiyle muhattap olucak hiç bir kadın inşaata etekle gitmez!
Derken Emine'nin ev hayatını izlemeye başlıyoruz.Annenin kızıyla yaptığı, geçen gün bilmem kime rastladık, o vaktiyle bana aşıktı, baban çok kıskandı temalı,hiç bir yere bağlanmayan manasız sohbeti bir kenara bırakıyorum, ev hayatında edindiğimiz en önemli bilgi genç kadının Doğu'da askerliğini yapan abisinin olması.Bunun ardından Muş'a uzanıp
kıt kanaat geçinen bir Kürt ailesinin evine konuk oluyoruz.Evin küçük kızı gözleriyle ilgili ciddi sağlık problemi yaşayan, buna rağmen hayran olduğu büyükşehir yaşamını televizyonda kaçırmadan izleyip, taklit eden dünya tatlısı Ayşe.Ayşe'nin gittiği okulun öğretmeni tabi ki öğrencileri her dakika Kürtçe konuşmayın diye azarlayan, hepsine tepeden bakan Türk öğretmen(Etnik kökenleri tek tek yazıyor oluşum irite edici olabilir ancak aynen filmde de her şey gözümüze sokuluyor.)Bir çok Kürt arkadaşlarımdan dinlediğim Türkçe'yi okulda dayak yiyerek öğrenme olayına rağmen filmin geçtiği tarih 2001 olunca bu öğretmen karakteri fazlasıyla karikatürize.
Ayşe ve lanet olası öğretmeniyle tanıştıktan sonra İstanbul'a geri dönüyoruz.Zaten bütün film ir Muş'a bir İstanbul'a gidip gelerek,iki kanal arasında zap yapıp iki ayrı film izliyormuşsunuz hissiyle sürüyor.İstanbul'a döndüğümüzde şok edici bir 'süpriz' bekliyor.Emine'nin askerdeki abisi çıkan çatışmada şehit düşmüştür.Eve gelen askerlerin haberi veriş şekillerinden, evladının ölüm haberini alan bir annenin vasat oyunculuğunu izliyoruz.Bu kaybın acısıyla Emine inşaatta ki işçilere düşman oluyor.
Ailenin gözbebeği olan Ayşe'nin sağlık sorunu iyice ilerlemiştir ama nedense kimse Ayşe'yi doktora götürmez.Ta ki Ayşe'nin İstanbul'da okuyan amcası memlekete ziyarete gelene kadar.Amca ailenin okumuş çocuğu olmanın hakkını verir ve Ayşe'yi alıp doktora götürür.
Hastalığa teşhis konur.Amca ilaçları almak için Ayşe'nin yanından ayrılır ayrılmaz da 90'lardan fırlayıp gelen bir beyaz Toros'tan açılan ateş sonucu hayatını kaybeder.Tam da aynı esnada küçük inşaat işçisi inşaattan düşüp ölür.Muştaki aile öldürülen evlatlarının yasını tutarken, inşaat sahibide başı derde girmesin diye kaçak işçi çalıştırmanın üstünü örtmeye çalışır.Fakat Emine vicdanına söz dinletemez ve Kürşat'ın cansız bedenini ailesine ulaştırmak için yollara düşer.Muş'taki aileninde bir kısmı artık başka çare olmadığına kanaat getirip dağa çıkarken,bir kısmı İstanbul'a göç eder.İşte aslında bütün hikaye cenazeyi ailesine ulaştırmak için hiç bilmediği bir diyara doğru yola çıkan Emine ile hayallerinin İstanbul'una doğru yola koyulan Ayşe'nin araçları yan yana geçerken bir anlık göz göze gelişleri üzerine kurulu.
cennetten-kovulmak2.jpg

Görüntü Yönetmeni – Cemil Kızıldağ